KARDANYA adlı öyküm...


 

 

KARDANYA

            Martıların çığlık çığlığa uçuştuğu rüzgârlı bir eylül günü sahilde yürüyordum. Gökyüzünde dans eden bulutları seyre dalmıştım ki dev bir dalga gelip kıyıya vurdu. Tepeden tırnağa ıslandım. Aynı anda büyükçe bir şişe ayaklarıma doğru yuvarlanıp tam önümde duruverdi. “Tekrar denize düşmesin” diye eğilip aldım. Çöpe atmaktı niyetim. Fakat bir de ne göreyim, içinde bir kâğıt tomarı var. O an heyecandan nefesim kesildi. Denize bırakılan mektuplu şişelere ilişkin haberler oldum olası ilgimi çekerdi. “Dalgalar bana ne güzel bir armağan getirdi” diye mırıldanıp gülümsedim. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm.

           Kapıyı açan annem, ıslak giysilerimi görünce pürtelaş yeni kıyafet bulmaya yöneldi. Ben de bu fırsattan yararlanarak gizemli şişeyi ayakkabı dolabının gözden ırak bir bölmesine sakladım.

           Gece, evde el ayak çekilince şişeyi alıp odama götürdüm. Meraktan ölüyordum. Rulo halindeki kâğıt tomarını dikkatlice çekip çıkardım. Sonunda o sararmış sayfalar özgürlüklerine kavuşmuştu. Okumak için sabahı bekleyemedim.

Daha önce adını hiç duymadığım bir ülke olan Kardanya’dan gelen bu imzasız yazı aynen şöyleydi:

           Kardanya’ da son bir ayda otuz altı erkek, kadınlar tarafından öldürüldü. Erkeğe yönelik şiddet Kardan toplumunda öteden beri vardı ama böylesine bir tırmanış ilk kez görülüyordu.

           Muhalifler, saldırıların bu denli çoğalmasından, yedi yıldır iktidarda olan Ülke Partisi’ni sorumlu tutuyorlardı. ÜP’lü Başbakanın ve bazı bakanların “erkekleri aşağılayan, onların giyim tarzlarını eleştiren” söylemlerinin, şiddet yanlısı kadınları cesaretlendirdiğini söylüyorlardı.

            Erkek cinayetlerindeki bu kaygı verici artış üzerine Adam Hakları Dernekleri Federasyonu (AHADEF) yönetim kurulu toplanarak şu kararı aldı:

             10 Şubat Cumartesi günü Federasyon üyesi dernek temsilcilerinin katılacağı olağanüstü bir toplantı yapılacaktır. Uzak kentlerden gelecek olan katılımcıların yol süreleri dikkate alınarak, toplantı saati 18.00 olarak kararlaştırılmıştır.”

             AHADEF sekreteri, metni faksla tüm üye derneklere gönderdi.

             Belirlenen gün ve saatte yirmi dokuz dernek yöneticisi, başkentteki merkez binanın geniş salonunda yerlerini aldılar.

Federasyon başkanı Sabil, toplantıyı yönetmek üzere sandalyesine geçti.

             Art arda gelen cinayet haberleri nedeniyle günlerdir doğru dürüst uyuyamadığından, yüzü sararmış, gözleri kanlanmıştı. Siyah saçlarının arasında gümüş teller gibi ışıldayan beyazlar sanki daha da çoğalmıştı. Buna karşın dimdik duruşu ve çevik hareketleriyle göz dolduruyordu.

              Kırk yaşında, orta boylu, ince yapılıydı. Etli dudaklarının kavisli biçimi, yüzünün hep gülümsediği izlenimini veriyordu.

             Cep telefonunu sessize aldıktan sonra Sabil, önündeki mikrofonu tıklatarak çalışıp çalışmadığını kontrol etti; keskin bakışlarıyla salonu baştan aşağı süzdü ve gür sesiyle,

 (Bu coşkulu selamlama, güçlü alkışlarla karşılandı). Alnına dökülen saçlarını uzun parmaklarıyla tarayarak ensesine doğru attı. Tekrar mikrofona yaklaşarak,

     -  Öncelikle, son bir ay içinde kadın şiddeti nedeniyle yitirdiğimiz otuz altı erkek kardeşimizin anısına sizleri bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

          Herkes ayağa kalktı. O kederli suskunluk anlarında, başkanın hemen arkasında asılı olan sarkaçlı büyük saatin salınım sesleri duvarlarda yankılanıyordu.

          Saygı duruşu bittiğinde Sabil, sol yumruğunu havaya kaldırarak,

           Dernek temsilcileri de yumruklarını havaya kaldırdılar ve hep birlikte yüksek sesle tekrarladılar:

        Başkan, mikrofonu konuşmacılara vermeden önce,

         Akşamları düzenlenen hemen her toplantıda, Kardanyalı erkeklere böylesi bir uyarı yapılırdı. Çünkü kimi saldırgan ve tacizci kadınlar yüzünden geceleri sokaklar güvenli değildi.

          Bu uyarı üzerine katılımcılardan birkaçı, bayıltıcı spreylerinin çantalarında olup olmadığını kontrol ettiler…

          İlk sözü alan Tunk, Güney Kardanya Erkek Hakları Derneği temsilcisiydi.

          Her zaman şen kahkahalarıyla bulunduğu ortamı neşeye boğan bu minyon yapılı, kırmızı yüzlü adam ilk kez düşünceli ve üzgün görünüyordu.

          Salondan alkışlar yükseldi. Çoğu zaman yaptığı gibi elini yüreğinin üstüne koyarak teşekkür etti. Uzun burnunun ta ucuna kadar inen gözlüğünü düzelttikten sonra konuşmasına devam etti:

          Bunun üzerine söz alan Empati Derneği temsilcisi Kaspi -öksürerek boğazını temizledikten sonra- bir çocuğunkini andıran sesiyle,

          Salondan “yuh” sesleri geldi. Homurdanmalar devam etti bir süre…

          Epeyce hararetli konuşmalara sahne olan toplantının sonunda, “3 Mart Cumartesi günü başkentte kitlesel bir basın açıklaması yapılması” önerisi oylamaya sunuldu. Teklif oybirliğiyle kabul edildi. Etkinliğin “Adam ve Aile Bakanlığı” önündeki alanda yapılması üzerinde de görüş birliği oluştu. Ayrıca olabildiğince çok sayıda aktivistin, eyleme gelirken “yırtmaçlı pantolonlarını” giymeleri  istendi.

           (Kardanyalı erkekler arasında son zamanlarda bu tarz pantolon giyenlerin sayısı artmıştı. Muhafazakâr kesimlerin tepkileri de gecikmemişti. Bizzat başbakan İnizon bir konuşmasında “Son zamanlarda uygunsuz, çirkin kıyafetler görmekteyiz” demiş, hemen sonrasında hükümet yanlısı bazı kadınlar, söz konusu giysinin erkeklerin bacaklarını gösterdiğini, bu nedenle tahrik edici olduğunu öne sürerek tartışmayı büyütmüşlerdi. Sonraki günlerde böyle giyinen kimi erkekler metroda, sokaklarda hatta yolcu otobüslerinde saldırıya

uğramışlardı. Buna karşın her geçen gün daha da yaygınlaşan yırtmaçlı pantolon, son aylarda neredeyse erkek hakları mücadelesinin simgesi haline gelmişti.)

          Toplantıda alınan karar doğrultusunda, AHADEF yönetimi sosyal medyada bir duyuru yayınladı. Binlerce paylaşımla ülkenin en ücra köşelerine dek ulaşan duyuru metninde, “Federasyon üyesi olsun ya da olmasın tüm erkek hakları savunucusu platformların ve derneklerin, basın açıklamasına katılmaları” isteniyordu.

            Bu çağrı üzerine 3 Mart sabahı, Adam ve Aile Bakanlığı önünde büyük bir kalabalık toplandı. Duyarlı insanlar Kardanya’nın dört bir yanından başkente akın etmişlerdi. Birçoğunun -çağrıya uyup- yırtmaçlı pantolonlarını giyerek geldikleri görülüyordu. Az sayıda olsalar da kadın destekçiler de göze çarpıyordu.

            Basın mensupları tam kadro etkinlik alanındaydı. Gönüllü muhabirler ise daha erken saatte yerlerini almışlardı.

           (Diğer tüm kurumlarda olduğu gibi basında da “kadın egemen zihniyet” hâkim olduğundan, haberler genellikle çarpıtılıyor, yanlı veriliyordu. Bu nedenle “gönüllü muhabirler” olarak örgütlenmiş olan hak savunucusu kimi yurttaşlar eylem alanlarında hazır bulunuyorlar; sosyal medya üzerinden gerçekleri paylaşmaya çalışıyorlardı).

          Açılan pankartlar “erkeğe yönelik şiddeti” protesto eden yazılarla doluydu:

       Coşkulu kalabalık sloganlarla meydanı inletirken, alanın güney tarafında bir hareketlenme dikkati çekti. Lokantaların olduğu sokaktan koşarak gelen elleri sopalı beş-altı kadın, göstericilere saldırıyordu. En öndeki kısa boylu, esmer olanı,

         Ortalık bir anda karıştı. Dernek üyesi erkekler ilk şaşkınlığın ardından hemen savunmaya geçtiler. Ellerindeki pet şişeleri fırlatıyorlar; şemsiyeleri ve pankart sopalarını havada savurarak -gözü dönmüş kadınları- püskürtmeye çalışıyorlardı.

Polis epeyce zaman sonra gelip bu küçük ama azgın grubu gözaltına aldı. Fakat herkes şunu biliyordu ki, Beyaz Pelerin üyeleri, en kısa zamanda salıverileceklerdi…

         Saat 11.00’i gösterdiğinde AHADEF sözcüsü Edek “basın duyurusu” nu okumak üzere mikrofonu aldı.  (Uzun boylu, gösterişli bir adam olan sözcü, az önceki kargaşada epeyce yıpranmıştı. Dizine kadar yırtmaçlı olan pantolonunun sol paçası yukarıya doğru yırtılmış; sopa darbelerinden biri de omzuna denk gelmişti.)

        Davudi sesi ve yerinde vurgulamalarıyla etkileyici bir konuşma tarzına sahip olan Edek’in sözleri sık sık alkışlarla, sloganlarla kesiliyordu. Sosyal medya üzerinden canlı olarak yayınlanan bu coşkulu anları, Kardanya’nın dört bir

yanındaki mazlum ve mağdur erkekler heyecanla, gözyaşları içinde izliyorlardı.

Basın açıklamasının son bölümü şöyleydi:

Kadın şiddetinin artmasından Hükümet sorumludur. Tüm uyarılarımıza karşın yeterli güvenlik önlemleri alınmamıştır. Adam ve Aile Bakanı ile İçişleri Bakanı derhal istifa etmelidirler!..

Biz erkekler kadın zulmüne boyun eğmeyeceğiz.

Direneceğiz, kazanacağız!..

            Öfkeli kalabalıktan uzun süre “Direneceğiz, kazanacağız” sloganı yükseldi; kentin varoşlarına doğru perde perde dağıldı. Yoksulların yaşadığı Koranti semtinde, evinin önünü süpürmekte olan Ake, sokakları dolanarak gelen bu sese

dikkatlice kulak verdi. Topluca şarkı mı söyleniyordu yoksa birileri kavga mı ediyordu, anlayamadı epeyce zaman... Rüzgârın yönüne göre kâh duyulan kâh kesilen slogan anlaşılır hale geldiğinde, yüzü, güzel bir haber almışçasına güldü. Süpürgeyi yere bırakıp gururla doğruldu. Karısı Pizon’un sabahki ağır hakaretlerini düşünerek, öfkeyle yumruğunu havada savurdu ve sesinin yettiğince,

           Gazeteciler soru üstüne soru yöneltiyor, daha detaylı açıklama bekliyorlardı. Ancak bakanın acelesi vardı (Nikâh saati yaklaşıyordu); özür dileyerek koşar adım uzaklaştı.

           60 yaşındaki Karzon, üçüncü evliliğini Bakanlık çalışanlarından Suta’yla yapıyordu.

           Dar gelirli bir ailenin ortanca çocuğu olan -26 yaşındaki- genç adam, yakışıklılığıyla kızların gözdesiydi. İşe başladığı hafta, bir gün koridorda karşılaşmışlar; heyecandan kızarıp bozaran Suta, saygılı bir tavırla kenara çekilip yol verirken, Karzon adımlarını yavaşlatarak -belli etmeden- onu tepeden tırnağa süzmüştü. Biraz uzaklaştıklarında da yanındaki yardımcısından, bu delikanlı hakkında bilgi almıştı.

          Bakan Karzon, birkaç gün içinde onu Özel Kalem Müdürlüğü bünyesinde görevlendirerek yakınına aldı. Çok geçmeden de evlilik teklifinde bulundu. Gencin ailesi, oğullarının başına devlet kuşu konduğunu düşünerek seviniyorlar, bir an önce bu evliliğin gerçekleşmesi için can atıyorlardı.

           Zavallı Suta, rüzgâra kapılmış bir yaprak gibiydi. Olayların baş döndürücü akışına umarsızca bırakmıştı kendini. Öyle şaşkındı ki başka birinin başına gelenleri izliyordu sanki…

 

*******

 

             Beyaz puanlı siyah elbisesi ve arkada topladığı uzun sarı saçlarıyla bakışları üzerine çeken Mozon adlı genç kadın, başkentin en ünlü buluşma yerlerinden biri olan Kafe Ra’ya doğru  -düşünceli ve canı sıkkın bir halde- ağır ağır yürüyordu. Sabahleyin erkek arkadaşı Kente’den aldığı mesaj keyfini kaçırmıştı. Cep telefonunu çıkarıp o kısacık iletiyi bir kez daha okudu:

              “ Saat 18.00’de Kafe Ra’da buluşalım mı?.. Bir konu hakkında görüşmek istiyorum…”

             Genç kadın, “Bu hiç de hayra alâmet değil” diye mırıldandı.  Kafasında sorular birbirini izledi: “Ne bir aşk simgesi ne de sıcak bir sözcük var… Ayrıca neyi konuşmak istiyor olabilir ki?..”

             On beş aydır süren ilişkilerinde herhangi bir sorun olmadığı kanısındaydı. Yirmi dokuz yaşına gelmişti; bu eli ayağı düzgün delikanlıyla (ki o henüz yirmi bir yaşındaydı) evlenmeyi planlıyordu. Oysa Kente açısından durum farklıydı. O, kız arkadaşının bazı tavırlarını kaba ve baskıcı buluyor, onunla olan beraberliğini artık sonlandırmak istiyordu.

             Kafe’nin önünde karşılaştılar. Mozon, soran gözlerle sevgilisine bakarak,

       Genç adam sıkıntılıydı. Bakışlarını sağa sola kaçırdı.

       Fakat Mozon, kötü koku almış bir hayvan gibi huysuzdu. Hemen oracıkta, sokak ortasında konuşmakta kararlı görünüyordu.

       Kaygılı bir tavırla etrafı kollayan Kente, yoldan geçenler uzaklaşınca, alçak sesle,

      O andan itibaren genç kadın çıldırmışçasına bağırmaya başladı:

       Delikanlı bu hakaretler karşısında ne yapacağını bilemiyor, utançtan ölüyordu. “Yer yarılsa da içine girsem” diyordu…

        Bu sırada bazı insanlar Kafe’nin önünde adımlarını yavaşlatarak, onları izlemeye başlamışlardı.

        Gözü hiçbir şeyi görmeyen Mozon,

         Zavallı delikanlı korku içinde bir köşede öylece duruyor; yanaklarından süzülen gözyaşlarını silmeyi bile akıl edemiyordu.

         O anlarda olup bitenleri kamerasıyla kaydeden bir yurttaş, yanına sokularak kulağına fısıldadı:

        Bu orta yaşlı kadın, Adam Hakları Dernekleri Federasyonu’na bağlı Empati Derneği’nin gönüllü aktivistlerinden Tekzon’du. (Erkek hakları savunucusu kadınlar, Tüzük gereğince, AHADEF’e bağlı derneklere kayıt yaptıramıyorlar; sadece “Gönüllüler Ekibi” ne üye olabiliyorlardı).

         Sonunda Mozon -herkesin duyacağı şekilde- erkek bedenini aşağılayan cinsiyetçi küfürler savurarak oradan uzaklaştı (Köşeyi dönüp gözden kaybolmadan önce, Kente’ye bakarak, tehditkârca parmak sallamayı da ihmal etmedi).

         Tekzon, gözyaşlarına boğulan delikanlıya,

        Garson kahvelerini getirip masaya bıraktığında, nihayet Kente, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini açarak, karşısında oturan bu iyi yürekli kadına minnetle bakıp, mahcup bir edayla teşekkür etti.

         Aynı zamanda kafasında pek çok farklı düşünceler ve sorular birbirini izliyordu:

“Bu kadın neden bana böyle yakınlık gösteriyor?.. Ona nasıl güvenebilirim ki!.. Ya bir erkek avcısıysa?.. İçinde bulunduğum bu zor durumu fırsat bilerek beni ağına düşürmeye çalışıyorsa!..”

        Tekzon bunu anlamış gibi, cebinden bir kart çıkarıp gösterdi. Bu, Empati Derneği gönüllü üyelik kartıydı. Mor zemin üzerinde üyelik bilgileri ve ayrıca kendi fotoğrafı vardı.

         Bunları inceledikten sonra rahat bir nefes alan genç adam,

          Bunları saygılı bir tavırla dinleyen delikanlı, Tekzon’un numarasını kendi cep telefonuna kaydetti. Kadının dalgın bir anında hesabı çabucak ödedi ve bir kez daha teşekkür ettikten sonra kafeden ayrıldı.

          Cadde boyunca yürürken, Mozon’un bir köşede pusu kurmuş olabileceğini düşünerek pür dikkat etrafı kolluyordu. Amazon kraliçesi Penthesilea’nın dev bir heykelinin olduğu Büyük Meydan’ı hızlı adımlarla geçti.

Bir yandan da Tekzon’un önerilerini düşünüyordu:

       Daha etkili bir mücadele içinde olmayı yeğlerim. Her gün bu ülkenin pek çok yerinde erkekler ne acılar yaşıyor kim bilir!.. Son bir ay içinde onlarcası katledildi. Kadın egemen sisteme karşı örgütlü bir mücadele içinde olmak gerekiyor…”

        Yıllar öncesine, çocukluğuna gitti:

         Annem bizi terk ettikten sonra babam, “dul bir adam” olarak ne zorluklar yaşamıştı… Bir ev sahibi, dairesini bize kiraya vermek istememişti örneğin. Neymiş, apartmanın ahlâkı bozulurmuş… Babam bir köşede gizli gizli ağlamıştı.  Görmediğimi sanmıştı… Hayatın acımasız gerçeklerinden beni uzak tutmaya çalışırdı hep; ama ben her şeyin ayırdındaydım…”

         Kente’nin -çocukluğundan beri- içinde büyüyen isyan, o gün kız arkadaşı Mozon’un saldırısı nedeniyle yaşadığı ağır olayın etkisiyle adeta ateşlenmişti.

         Eve vardığında yaşlı babasının -her zaman olduğu gibi- kendisini pencerede beklediğini gördü. Olanlardan ona hiç söz etmedi. Kaygılanmasını, üzülmesini istemiyordu.

         Ertesi sabah kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıktı. Tekzon’a telefon edip, bir erkek hakları derneğine üye olmak istediğini söyledi. Tekzon ona Empati Derneği’nin adresini verdi.

        Sabah saat 10.00’da dernek kayıt defterinde Kente, en yeni üye olarak kaydedilmiş bulunmaktaydı.

         Bu genç adam, yakın bir gelecekte Kardanya erkek hakları mücadelesinin önderlerinden biri olacak ve ezilen Kardan erkeklerinin yüreğinde taht kuracaktır…

Alime Yalçın Mitap

   2018

_______________________

     

  Değerli eleştirmen, sevgili arkadaşım Hülya Soyşekerci, “Kardanya” isimli bu yazımı okuyup yorumlama inceliğinde bulundu. Bana yazdığı mektubu dikkatinize sunuyorum:

“Sevgili Alime, merhaba,

O kadar akıcı bir dille yazmışsın ki adeta bir solukta okudum bu sıra dışı öyküyü. Aklına, yüreğine sağlık.

Öykünde, anlatıcının şişe içinde bulduğu metin, okuduklarımızı fantastik bir boyuta; düşsel bir ülkede olanlara yöneltiyor. Her şeyin tersine çevrildiği bir distopyada bu kez erkekler eziliyor, acı çekiyor ve öldürülüyor.

Edebiyatta “tersinleme” ve karşıt yönden bakış açısı; olayları, olguları ve gerçekleri daha farklı görebilmeyi kolaylaştırdığı ve insanın empati gücünü arttırdığı için çok önemli. Öykündeki yarı fantastik- distopik atmosfer, bizi bu konuda uzun uzun düşündürüyor. Gerçekte, ne kadın ne de erkek; hiç kimsenin ezilmediği; insanca yaşadığı, daha adaletli bir dünyanın özlemini çoğaltıyor içimizde.  Metnin satır aralarından yükselen kara mizah da tüm anlatıya hâkim oluyor.

            Çok selam ve sevgilerimle… Her zaman dostlukla…”

Hülya Soyşekerci

21.09.2018/ İzmir